Atıf, Alıntı, Kaynakça ve Ünvanlar Konusunda

Atıf, Alıntı, Kaynakça ve Ünvanlar Konusunda:
Makale, köşe yazısı, kitap, tez, blog yazanların genelde yapmayı alışkanlık haline getirdikleri şey atıf, alıntı, kaynak belirtme gibi şeylerdir.
*** Olumlu anlamında bir yazarın, düşünürün faydalandığı kaynak, kişi vb. belirtmesi elbette ki güzel, onurlu, sorumlu bir davranıştır. Ancak gerçek hayattaki pratikler meselenin göründüğü gibi, bu kadar masumane olmadığını gösteriyor.
Olumsuzluklara örnekler:

1) Tüm bunları (atıf, alıntı, kaynak gösterme vb.) yapanlar, sırf bunları yaptıkları için “bilimsel”, “gerekçeli”, “kanıtlı” düşündüklerini ve genelde söylediklerinin, önermelerinin çürütülemez nitelikte doğrular olduğunu kabul ediyor ve kabul edilmesini bekliyorlar. Oysaki burada sorgulanabilir birçok alan ve çelişkiler mevcuttur.
Birincisi kaynakları gerçekten güvenilir midir? Örneğin; birinin hayatında hiç söylemediği veya söyleyemeceği sözleri, birileri birisine atfedebilir ve bunlar geleneksel olarak, atalar dini gibi, nesilden nesile aktarılarak dogmatik kabuller haline gelmiş olabilir. Ayrıca bu aktaranların güvenilirliği de ayrı bir konudur. Örneğin; yaklaşık 61 yıl yaşamış olan Hz.Muhammet’in binlerce sözünün “hadis” haline gelmesi, elene elene kalanların bile kütüb-i sitte oluşturacak kadar binlerce sayıda olması.
Yanlış anlaşılmasın, bu sadece bir örnek. Şu an bize öğretilen tarihteki bilgilerin, hatta bilim diye öğretilen bilgilerin de bu şekilde sorgulanması gereklidir. Yani sorgulamadan, araştırmadan, yorum yapmadan hiçbir bilginin kesinliği, güvenilirliği onaylanmamalıdır. Büyük düşünür Descartes’ın yaptığına benzer şekilde doğru “bilgi”ye ulaşma adına, hemen her şeyin sorgulaması, yöntemsel olarak iyi bir başlangıç noktası olabilir.
(Burada Descartes’ın görüşlerini aynen kabul ettiğimizi değil; onun sorgulayıcı bilimsel, akılcı yöntemini, en azından başlangıç için gerekli olduğunu söylemekteyiz.)

2) Diyelim ki, kaynaklarımız ve onları bize aktaran kaynaklarımız, tarihsel bağlamda da değerlendirildi ve “doğruluğu”, güvenilirliği kabul edildi. Bu onların içeriğinin, savundukları bilgi, kuram, önerme, inanç ya da ideolojinin mutlak doğru olduğunu göstermez.
(“mutlak” denilebilecek, değişmeyen bir doğrunun olup olmadığı da ayrıca felsefi tartışma konusudur)
Bir “bilgi”nin doğruluğu onun hayatta, doğada, sosyal alanda gerçekleşmiş ve gerçekleşmekte olan olayları, olguları, fenomenleri açıklamakta, anlaşılır kılmakta yeterli ve ayrıca yol gösterici olması ile ölçülebilir.

3) Bu noktada “ünvan” kavramına da değinelim. Bir kişinin, kurumun başına yüceltilmiş, kutsallaştırılmış, prestij, paye biçilmiş ünvanların getirilmesi onu otomatik olarak doğrunun, gerçekliğin bir kaynağı haline getirmez!
Örneklerimizi pratikleştirmek ve yaşayan ya da yaşamayan hiçbir kişiyi rencide etmemek adına, kişilerin yerine matematiksel değişken olarak çokça kullandığımız “x” harfini değişken olarak kullanacağım.
(B.Russell’ın gönderme kuramında betimlemeleri fonksiyonel önermeler haline getirirken yaptığı gibi)
Örnekler:
prof. x, dr. x, doç. x, yrd.doç. x, başbakan x, cumhurbaşkanı x, başkan x, yazar x, şair x, sanatçı x, feminist x, imam x, hazreti x, efendimiz x, efendi hazretleri x, şeyhimiz x, reis x, hz mehdi x, don x, firavun x, master x, üstad x, sir x, lord x, aydın x, şıhımız x, ağamız x, başkomutan x ve daha nice x’ler… Sanırım mesele anlaşılmıştır, uzatmaya gerek yok.
Maalesef insanlar, bir kişi isminin, kurum isminin önüne çeşitli ünvanlar, etiketler, payeler getirerek birçok alanda çeşitli önyargıların ve önyargılı kabullerin yolunu açmaktalar. Haa, bunlar toptan gereksiz kullanımlar mıdır? Elbette ki hayır, fakat maalesef, tarih boyunca bu ön adlar hep yanlış amaçlarla birilerini, bir şeyleri kutsallaştırma, putlaştırma, ayrıcalıklı, özel, seçilmiş, prestijli, ulaşılmaz, otorite kılma vb. amaçlarla kullanılmışlardır. Örneğin bu yazıyı yazan kişi, medya tarafından ya da kitlesel, geleneksel olarak kabul gören bu ünvanlardan şaşaalı birine sahip olsaydı, etkisi belki çok daha farklı olurdu.
(Kesinlikle öyle bir niyet ya da istek olmamakla birlikte, bu yazının amacı tam tersi görüşü açımlamaktır.)
Şimdi tarihteki kişiliklere, üniversitelerdeki “akademik” ünvanlı zatlara, medyada gözümüze, bilinç altımıza kazınmak istenen sanatçılara, sözde aydın, entellere, siyasetçilere bir de bu ünvan ve ünvanla gelen koruma, yüceltme, değer vermeler olmadan, sadece insan olarak, olduğu gibi bakmaya çalışın… Arada mutlaka bir fark olacaktır! Eğer fark yoksa, önyargılardan sıyrılamamışsınız, kastedileni anlamamışsınız demektir.
Bunu düşünme pratiğini yapma nedenimiz; psikolojik rahatsızlıklarımız değil, sorgulayıcı aklımızı, yorumlarımızı özgürleştirmek, geliştirmek gayesidir.

4) Atıf yapma konusuna dönersek; üniversitelerde yüksek lisans, doktora ya da profesörlük için olsun, genelde bir tez, makale ya da kitap yazmamız gerekmektedir; İyi, güzel, eyvallah!
Ancak öyle yozlaşmış bir sisteme sahibiz ki; maalesef, yazılan tezi inceleyen sözde “uzman”, “akademisyen” ne kadar atıf yaptığımıza, hatta ne kadar çok yabancı (?) kaynağa atıf yaptığımıza, onlardan alıntı yaptığımıza, tezin (makalenin ya da kitabın) gerçek içeriğinden, özgünlüğünden, yaratıcılığından daha çok değer vermektedir.
Bu kafayla bir adım ileri gitmek şöyle dursun; çürümenin, yozlaşmanın bataklıklarında daha derinlere dalmak kaçınılmazdır.
(Tabii ki burada yapılan tüm çalışmaların bu nitelikte olduğunu iddia etmiyorum, ama genelde işler bu şekilde yürümekte) Öyle ki, bu işin piyasası bile (yeraltı, mafya örgütleri benzeri) oluşmuş durumdadır. Yani parayı bastırıp sayfalar dolusu, iyi ya da kötü nitelikte tez yazdırabiliyorsunuz. Bunun örneğine, Edip yüksel’in bir videosunda rast gelmiştim.(www-youtube.com/watch?v=b_XTFXuVxMo)

5) Marks’ın “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” şeklinde tercümesi yapılmış sözü ise, meselenin başka bir boyutudur. Yani nesnel-gerçekliğin bilgisine ulaşmak -bile- yeterli olmayabilir. Elbette bunu iddia etmek oldukça cesaret (bilişsel bir cesaret) isteyen iştir. Fakat bu sözü de, bazıları, başka taraflardan anlamaya kalkıyor; sanki Marks, dünyayı anlamadan değiştirmek niyetindeymiş gibi, ya da doğa kanunlarını, insanların egosundan (nefs) kaynaklı zaafiyetlerini değiştirmek istermiş gibi. Nitekim Marks, önce kapitalizmi, deyim yerindeyse iliklerine kadar anlamaya, analiz etmeye çalışmıştır. (Das Kapital) Ayrıca her ne kadar sosyalizme, ardından komünizme zorunlu olarak geçileceğini, determinist ve pozitivist bir şekilde öngörmüşse de Marksizmin genel anlayışı her türlü “dogma” ya karşıdır. Marks’ın görüşleri, ne kadar “devrimci” olsa da son tahlilde sosyolojik, sosyo-ekonomik görüşlerdir ve böyle olmasıyla da eleştiriye açıktır.
Yani gerçekliği “bilebilmek” bile sorunlarımızı çözmeyecektir. Bu nedenle “devrimci” görüşler geliştirmek şarttır.
Böyle denildiğinde, ağzına diyalektiği, (bildiği kadarıyla tez-antitez ve sentezi) pelesenk, sakız etmiş bazıları, “diyalektiği” hemen, elitlerin, illüminatinin, seçkinlerin, masonların, tapınak şövalyelerinin, Marksistlerin, yeni-çağcıların, uzaylıların kullandığı bir araç, bir silah olarak görüp, günah keçisi ilan etmektedirler. Buradaki sorun sözü edilen grupların, diyalektiği kullanarak insanlığı manipüle etmesi, köle etmesi, kullanması mıdır? Peki o zaman sormazlar mı; “bunu tespit edebilen sen, neden bu sözde mucizevi silahı onlara karşı kullanmıyorsun, ya da hangi değerli görüşü, silahı kullanacaksan, elin armut mu topluyor?”, diye.
Şimdilik sadece, gerçek “diyalektiğin” Sokrates ve biraz da onun öğrencisi Platon tarafından uygun anlamıyla kullanıldığını söylemekle yetineceğim. Aristoteles ve ardından gelenlerinki ancak “miyalektik” olabilir.
(Bakınız:Celal Şengör) Ayrıca “diyalektik” kullanılabilecek bir şey olmayıp ancak anlaşılabilecek, belki, mücadele edilebilecek bir şey olabilir çünkü o daha çok nesnel-gerçekliğin işlemesi ile alakalıdır)

6) Konuyu toparlayalım. Muhataba diyorum ki;

—– Niye buna inanıyorsun?
+++ Çünkü x böyle diyor.
(güzel…)
—– Kanıtın nedir?
+++ Şu kitapta öyle yazıyor.
—– O kitaba neden inanıyorsun ya da kitaptakilerin doğruluğunu nereden biliyorsun?
+++ Çünkü o kutsal kitap.
—– Neden kutsal?
+++ Çünkü x yazmış.
—– X’in yazdığını nerden biliyorsun?
+++ Çünkü kitapta öyle yazıyor.
(güzel…)
—– X’in büyük, kutsal, otorite vb. olduğunu nereden biliyorsun?
+++ Çünkü x ya da x’ler öyle diyor.
(güzel..) Konuşma bu kısır döngü içinde devam ediyor. Birazcık akıl yürütebilen ya da mantıktan anlayan kişi, sanırım yukarıdaki kısır döngüleri farketmiştir!
Diyor:
+++ Sen neye inanıyorsun?
—– Elbette inançlarım var fakat ardında nesnel, somut gerçeklikler ve onun yorumlamalarıyla uyumlu temellendirmeler var ancak bunlar da mutlak değiller, görecelidirler.
(anlayamıyor…)
+++ Bilimsel, felsefi teori ya da görüşlerin güvenilirliği ne kadardır ki?
—– Evet, haklısın, ancak şu an için akılla, mantıkla, pratik hayatın akışıyla en uyumlu olanlar bunlar; ki bunların da değişebileceğini söylemiştim.
(anlayamıyor…)
+++ Bizim aklımız, mantığımız sınırlıdır, fazla zorlama çözemezsin, kafayı yersin. Ayrıca bilinemez bazı şeyler vardır.
—– Sözlerinde kabul ettiğim tek nokta, bilinemez bazı şeylerin olabileceği konusundadır. Ayrıca, madem ki aklımız sınırlı, bazı şeyleri anlayamayız; sen nasıl olup da bu söylediğin sözlerin akıllıca, mantıklı, hatta çoğu zaman tek doğru, değişmez gerçeklik olduğunu iddia edebiliyorsun?.. Yani bu “bilmezlik teori” ni neden önce kendine uygulayıp bu bilmezciliğin gereği olarak “susmayı” gerçekleştirmiyorsun?
+++ Ama ben bunları kendim söylemiyorum, kutsal x’e dayanarak söylüyorum.
Tekrar başa döndük, farkettiyseniz. Oysaki dese; “Ben böyle inanıyorum, bunlara inanmak benim kendi tercihim, bu şekilde kendimi daha mutlu, huzurlu, güvende, rahatlamış hissediyorum.”; diyeceğim ki saygı duyuyorum, hayırlı yolculuklar.” Ama böyle olmuyor, tekrar tekrar başa dönüyoruz. (kısır döngülü konuşmalara.) Anlayanlar için mesele herhalde anlaşılmıştır.

Sorun; kalıplar, kutular içinde düşünmekten kurtulamama sorunu ve de üstelik tek doğruyu, mutlak gerçekliği keşfetmiş gibicesine ahkam kesme, akıl-nasihat, ahlak dersi verme meselesidir!
(Henüz “etik” ile “ahlak” ın farkını farketmemek ise başlıca engellerden sadece bir tanesi. Olayın etik boyutu ayrıca bir yazının, yazıların konusu olacak kadar geniş.)

Reklamlar
Bu yazı felsefi eleştiriler, mantık, metafizik, teoloji, yöntem içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Atıf, Alıntı, Kaynakça ve Ünvanlar Konusunda

  1. Geri bildirim: Caner Taslaman’ın Ahlak Felsefe Ve Allah Kitabının Eleştirisi | Felsefi Eleştiriler

  2. Geri bildirim: Somut Düşünmek -2: Atıf Yapma Üzerine | Felsefi Eleştiriler

Yorumunuzu Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.